Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) bağlı Kozlu, Üzülmez, Karadon ve Armutçuk müesseselerinde
üretimin durdurulması kararı, yalnızca bir idari tasarruf değil; bölge ekonomisini,
binlerce madencinin ailesini ve Türkiye’nin taşkömürü politikasını doğrudan etkileyen çok boyutlu bir kriz olarak karşımızda duruyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı İş Müfettişlerince 09.01.2026 tarihinde hazırlanan rapor doğrultusunda,
13.01.2026 itibarıyla üretime yönelik çalışmalar durduruldu.
İş sağlığı ve güvenliği gerekçesiyle alınan bu karar, hukuken tartışılabilir olsa da “önce insan hayatı” ilkesi bakımından anlaşılabilir bir refleks olarak değerlendirilebilir.
Ancak asıl tartışma, sürecin nasıl yürütüldüğünde düğümleniyor.
TTK, Kozlu, Üzülmez ve Karadon için Zonguldak İş Mahkemesi’nde; Armutçuk için ise Kdz. Ereğli İş Mahkemesi’nde yürütmenin durdurulması istemiyle dava açtı.
Yargı sürecinde atanan ilk bilirkişi heyeti ocaklarda yerinde inceleme yaptı ve üretimin devam edebileceği yönünde olumlu rapor sundu.
Bu rapor, teknik tespitlere dayalı, sahaya temas eden bir değerlendirme olarak kayda geçti.
Ne var ki mahkemelerce oluşturulan ikinci bilirkişi heyetinin yaklaşımı tartışmaları derinleştirdi.
Armutçuk için yerinde inceleme sonucu olumlu görüş bildirilirken; Kozlu, Üzülmez ve Karadon için yalnızca dosya üzerinden yapılan incelemeyle olumsuz rapor düzenlendi.
Yer altının dinamik ve anlık değişkenlere açık yapısı düşünüldüğünde, sahaya inmeden verilen teknik kanaatin ne derece yeterli olduğu kamuoyunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Bugün gelinen noktada yaklaşık 45 gündür üretim yapılamıyor.
Madenciler yalnızca bakım ve zorunlu çalışmalar kapsamında, sınırlı sayıda yer altına inebiliyor.
Bu durum, bir yandan iş güvenliği hassasiyetini koruma iddiası taşırken diğer yandan fiilen üretimi askıya alarak ekonomik ve sosyal maliyet yaratıyor.
Zonguldak ve çevresi için TTK sadece bir kamu kurumu değildir; bir kimliktir, bir geçim kapısıdır, bir tarihsel hafızadır.
Üretimin uzun süreli durması; esnaftan nakliyeciye, yan sanayiden hane ekonomisine kadar geniş bir çarpan etkisi yaratır.
Daha da önemlisi, yer altına inmeye alışkın, emeğini alın teriyle yoğuran madencinin psikolojisi üzerinde yıpratıcı bir belirsizlik oluşturur.
Burada iki temel soru öne çıkıyor:
İş güvenliği riskleri gerçekten üretimi tamamen durdurmayı gerektirecek düzeyde midir, yoksa iyileştirici tedbirlerle kontrollü üretim mümkün müdür?
Bilirkişi raporları arasındaki yöntem farkı —yerinde inceleme ile dosya üzerinden değerlendirme— hukuki sürecin sağlıklı işlemesi açısından yeterince tartışılmakta mıdır?
Hiç kuşkusuz iş güvenliği taviz kaldırmaz.
Türkiye, maden faciaları konusunda ağır bedeller ödemiş bir ülkedir.
Ancak güvenlik ile üretim arasında sıfır toplamlı bir denklem kurmak da doğru değildir.
Asıl mesele, bilimsel, şeffaf ve yerinde denetimlerle riskleri minimize ederken üretimin sürdürülebilirliğini sağlamaktır.
Mahkemelerin nihai kararı elbette belirleyici olacaktır.
Fakat süreç uzadıkça mağduriyet derinleşmektedir.
Bu nedenle teknik tespitlerin sahada, objektif ölçümlerle ve kamuoyuna açık bir şeffaflıkla yeniden değerlendirilmesi; hem güvenliğin hem üretimin hem de toplumsal huzurun gereğidir.
Madencinin beklentisi nettir:
Güvenli koşullarda, onuruyla çalışmak.
Kararın merkezinde de bu talep olmalıdır.
